|
Değerli arkadaşlar artık size beğendiğiniz veya kendi yazdığınız köşe yazılarını yayınlıyacağımız bu sayfamızı hizmete açmış bulunuyoruz. hayırlı olsun. köşe yazılarınızı bize hoplular@gmail.com mail adresinden veya ziyaretçi defterinden gönderebilirsiniz.
YORUMLARINIZI YAZIN
Görüntülemek istediğiniz yazının adının üzerine tıklayınız
Dr. Lütfi Doğan
İlk, orta ve lise tahsilinden sonra Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin Klasik Şark Dilleri (Arapça-Farsça) Bölümü’nden mezun oldu. Daha sonra Suriye Şam Edebiyat Fakültesi’nde Arapça ve İslâm ilimleri üzerinde çalıştı. 1952 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde Kelam asistanı oldu. Burada “En-Nizâmi Fi Usuli’d-Din ve Eş’ari Ekolü” konusunda ilahiyat doktorası yaptı. Ankara bölge vaizliği, Ankara il müftülüğü yaptıktan sonra Müşavere ve Dinî Eserler İnceleme Kurulu azalığı ve Din işleri Yüksek Kurulu üyeliği görevlerinde bulundu. Bu arada Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde Arapça ve İslam Dini Esasları öğretim görevliliğini sürdürdü. 1972 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı’na atandı. 1975 yılında diğer yönetici arkadaşları ve il müftüleriyle birlikte Türkiye Diyanet Vakfı’nın kurulmasını sağladı. 1976 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan ayrılarak, Başbakanlık uzman danışmanlığına atandı. 1977 seçimlerinde Malatya’dan milletvekili seçildi. Müteakiben kurulan Hükümette Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan sorumlu Devlet Bakanı oldu. Yayınlanan eserleri arasında, “Eş’ari Mektebi”, “İbn-i Fadlan Seyahatnamesi”, “Hz. Peygamberimiz”, “Ehli Sünnet Mektebi” ve “Adap” adlı kitapları sayılabilir. Ayrıca çeşitli dergi ve gazetelerde pek çok makaleleri yayınlandı. Dr. Lütfi DOĞAN, halen Türkiye Körler Vakfı Başkanı olarak Türkiye’de görme engelliler için eğitim ve sosyal hizmet çalışmalarında, ayrıca bazı gönüllü kuruluşların yönetim veya genel kurul üyeliği görevlerinde bulunmaktadır |
|
İslam Dininin Gücü
Kutsal Kitabımız Kuranı Kerim, herkesin kolayca anlayacağı biçimde: Dinsel özgürlüğü, dinlerde ve her türlü inançta çeşitliliği ve çoğulculuğu tanıyan dini kaynaktır. Bir ayeti kelimede peygamberimize hitap ederek: “Rabbin dileseydi bütün insanlığı bir inançta kılardı; fakat çeşitlilik içindedir.” buyuruyor. İnançta çeşitliliği ve çokluğu kabul eden dinimiz, bir inancı zorla kabul ettirmede baskı kullanılmasını reddediyor.
Sayısız ayetler bu gerçeği belirtmektedir. Bu noktada İslam’da dinsel özgürlüğün sağlam temellere dayandığı görülür. Hoşgörü ve özgürlük kalkarsa İslam’ın üretici gücü zayıflar. Bilim, teknoloji, özgürlük, demokrasi ve değişim gibi kavramlar; İslam Kişiliğine yabancı değildir. Bağnazlık ve tutuculuk, babadan ve geleneklerden alışılanların incelemeden araştırılmadan kabul edilmesi, hoş karşılanmaz. Düşünce ve gözlem, bilginin toplanmasından önemli ve değerli bir yer tutar. “Bazı kişilerin bir temele dayanmayan davranışları karşısında düşünmüyor musunuz?”, “Kulaklarınızı mı tıkadınız?” soruları, düşünce ufkunu açık tutan ve düşünmeye değer veren ilahi kitabın cümleleridir. Tutuculuk, Müslüman’ın seçeceği yol değildir. Kuranı Kerim’i çok iyi anlayıp yorumlayan, onu yüce ahlakında ve ilişkilerinde yaşatan peygamberimiz; barışın, sevginin, hoşgörünün ve güzel ahlakın özüdür.
Demokrasi, ileri sanayi toplumlarının dürüst, adil, eşitlikçi, özgürlükçü bir yönetim bulmaları sonunda bulunmuş; bugün için alternatifi olmayan en güzel rejimdir. Din, inanç ve kanaat özgürlüğünün sağlandığı; özgür düşüncenin yeşerdiği; hoşgörü ve uzlaşma kültürünün geliştiği; bir çağdaşlık ölçüsü olan sosyal adaletin ve sosyal güvenliğin gerçekleştirildiği tek yönetimdir demokrasi. Bugün demokrasiden uzak bütün ülkelerde olduğu gibi; Müslüman ülkelerde de insanlar, en doğal hak ve özgürlüklerini elde etme yolunun demokrasiden geçtiğini görmekte ve bu yönde istekler öne sürmektedirler. İnsan hakları ve demokrasi istekleri, dünyanın her yerinde insan yaşamını aydınlatan bir güneş ışığı gibi; düşünce ve gönülleri kapsamaktadır. Buna karşılık, İslamcı hareketlerin; zamanımızda demokratları bile ürkütücü bir imaj oluşturduğunu gözlememek elde değildir.
Temelde, İslami anlayıştaki huzurlu bir toplumun bir numaralı dimağı adalettir. Adaletin özü de hangi ırk, din ve mezhepten olursa olsun; hangi toplumsal sınıfa mensup olursa olsun; hiçbir zulüm ve haksızlığa uğramamasıdır. Yani bu anlayışa göre, günah işleyen bir yönetimin ayakta kalması, toplumun huzura ermesi olanaklıdır; ancak haksızlığa ve yolsuzluğa batmış, zulme sapmış bir yönetimin, inançlı bile olsa sürmesi olanak dışıdır. Bugün haksızlığın ve yolsuzluğun bulunmadığı tek Müslüman ülke yok gibidir.
|
|
ONLARIN AŞKI
MAHMUT BAHÇIVAN
|
|
Medine'nin kadınları hem güler yüzlü, hem de güzeldirler. Ancak Hifa Hatun başka güzeldir ve bambaşka gülümser. Öylesine sıcakkanlı ve öylesine samimidir ki kadınlar onu canları gibi severler. Oğlu, abisi, erkek kardeşi olanlar akraba olmaya kalkar, hatta bazıları beylerine ister. Onu ciddi ciddi sıkıştırır, araya hatırlıları koyup, izdivaç teklif ederler.
Hifa Hatun'un methi hızla yayılır ve çoook uzaklara gider. Bırakın hekimleri, tüccarları, vezirler, sultanlar sıraya girer. Ancak o Necaşi gibi bir İmparatoru bile reddeder sadece ve sadece Allah'ın rızasını diler.
Ama taliplerin ardı arkası kesilmez. Kimi ayaklarına halılar serer... Kimi cevahirler döker... Yüz kızıl tüylü deveyi getirip kapısına bağlayanları mı sorarsınız, yoksa saray anahtarlarını önüne atanları mı?
Hifa Hatun bütün bunlara dönüp bakmaz bile, Efendimiz(sas)'in huzuruna çıkıp "Ey Allah'ın Rasûlü" der, "bana cennete götürecek bir şeyler öğretsene." Doğrusu o, Peygamber Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) 'gündüzleri oruç tut' ya da 'geceleri namaz kıl' gibi bir tavsiyede bulunacağını sanır ama Server-i Kâinat "Önce evlenmen lâzım" buyururlar "zira bununla dininin yarısını emniyete alırsın!" Hifa, büyük bir teslimiyetle boynunu büker ve "siz kimi münasip görürseniz ben ona razıyım" der.
Mâlum, o sıradan bir hanım değildir ve onu nikahına alacak erkeğin de "özel" olması gerekir. Lâkin Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ne kimseye ümid verir, ne de kimsenin ümidini kırar. Her zamanki gibi basit ve pratik bir çare bulur "yarın sabah mescide ilk gelenle evlen" buyururlar. Bu teklifi herkesin hoşuna gider, talipler erken kalkmak için tedbirler düşünür, kendilerince hazırlık yaparlar.
Bu haberi elbette Hazret-i Suheyb de duyar ama dikkate almaz. Zira o fakir ve kimsesiz biridir. Evi yurdu yoktur ve karnını zor doyurur. Kah ağaç altlarına uzanır, kâh mescid gölgelerine kıvrılır. Uzun boyuna rağmen o kadar zayıftır ki, rüzgar sert esse ayaklarını yerden kaldırır.
Ama bakın şu işe ki o gece Allahü teâlâ bütün sahabelere derin bir uyku verir, Hifa Hatun'un talipleri gözlerine çöken ağırlığa yenilirler. Rasulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) her zamanki gibi imsak sökerken mescide gelir ve büyük bir merakla talihli sahabeyi bekler.
Nitekim mescidin eşiğinde bir gölge uzar ve Süheyb içeri girer. Rasulullah Efendimiz(sas) namazdan sonra Hifa Hatunu çağırtıp neticeyi bildirir. Hazret-i Hifa büyük bir teslimiyetle kabul eder.
Efendimiz(sas) güzel bir hutbe okur ve nikah akidlerini yaparlar. Sonra şanslı sahabeye döner "Ey Süheyb" buyururlar, "şimdi hanımına bir hediye al ve tut elinden evine götür."Suheyb (R. anh) ellerini çaresizlikle iki yana açar. "İyi ama" diye mırıldanır, "benim ne bir dirhem gümüşüm, ne de sığınacak evim var."
Hifa Hatun kocasının boynunu büktürmez, ona içinde on bin dirhem gümüş olan süslü bir heybe gönderir ve "filanca yerdeki köşkümü sana hediye ettim" der. Alemlerin Efendisi(sas) çok hislenir onlara hayır dualar ederler.
Süheyb, o gün Medine sokaklarında dolanır durur, akşama doğru utana sıkıla konağa sokulur. Kendisi için hazırlanan muhteşem sofradan ya bir, ya iki hurma alır ve "Ya Hifa" der, "biliyorum sen benim için bulunmaz bir nimetsin, ben ise senin için sadece mihnetim. Ben şükretsem gerek, sen sabretsen gerek. İster misin şu geceyi taat ve ibadetle geçirelim zira Efendimiz (Sallallahü aleyhi ve sellem) "Cennette yüksek bir çardak vardır. Orada yalnız şükredenlerle sabredenler otururlar." buyurdular.
Ve öyle de yaparlar. Seccadelerini gözyaşları ile ıslatır, kalplerini zikr ile aydınlatırlar. Cebrail Aleyhisselam olup biteni Resulullah Efendimiz(sas)'e anlatır ve onları Allahü teâlânın cenneti ve cemaliyle müjdeler.
Ertesi sabah, namazdan sonra Efendimiz(sas), Suheyb'i yanlarına oturtur "Ey Süheyb" buyururlar "geceki halini sen mi anlatırsın ben mi anlatayım?" Süheyb gözlerini kucağına indirir, zor duyulan bir sesle "Allah'ın Rasulü en iyisini bilir" cevabını verir.
Efendimiz(sas) onlara "ne mutlu size" gibilerinden bakar, "İkiniz de cennetliksiniz" buyururlar, "... ve Allahü teâlâyı göreceksiniz!" Süheyb derhal secdeye kapanır ve "Ya Rabbi!" diye yalvarır, "o ki beni mağfiret ettin, günahlara bulaşmadan canımı al!"
Allahü teâlâ bu yanık duayı kabul eder, Suheyb, secdede kalakalır. Mescidde bulunanlar ağlamaklı olurlar. Rasulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) "Size daha şaşılacak bir şey söyleyeyim mi? Şu anda Hifa Hatun da ruhunu Hakka teslim etti" buyururlar.
Namazlarını, yüzü suyu hürmetine yaratıldığımız o Yüce Server kıldırır. İkisini yanyana toprağa bırakırlar. Baş uçlarına küçük bir tahta çakar. Birine "Şükredenlerden Suheyb" yazarlar, öbürüne "Sabredenlerden Hifa!"...
gayrısına aşk demeye utanıyor insan..!
Ne ki SEVDA:Hakka sevdalanmadıktan sonra..
Ne ki HAYAT: Hakkı yaşamadıktan sonra
Ne ki KAVGA: Hak yolunda olmayınca..
Ne ki ÖLÜM:Şehadete varmayınca...
|
TEMİZ TOPLUM
MAHMUT BAHÇIVAN |
| TEMİZ TOPLUM
Kişisel ve toplumsal kirlenmeyi önlemek için öncelikle, temiz bir toplum, temiz bir yönetim beklentisini gerçekleştirmek için kişileri ve toplumları yüksek ahlâki değerlerle donatmak gerekir. Tabi temiz toplum ve temiz çevreden farklı manalar çıkar. Maddeten temizlikten ahlaken temizliğe kadar…
Temiz toplum, cehaleti yenmiş, ilmin rehberliğinde aydınlanmış bilgi toplumudur. Dolayısıyla böyle bir toplum aldatılamaz. Üzerinde haksız, hukuksuz tasarruflar yapılamaz. Zulüm ve baskıya cüret edilemez. Fertler hem birbirini, hem de yönetimi sürekli denetler. Yapılan yanlışlar ve haksızlıklar karşısında susmaz, ikaz eder, uyarır.
Şehirlerde böyledir. Alt yapısı sağlam, temiz, medeni hizmetlerin verildiği şehirler daha çok yatırım çekiyor. Burada öne çok basit bir sebep çıkıyor. Temizlik…… Şehirlerimizi ön plana çıkarmanın ilk adımı gerçek bir temizlik anlayışına sahip olmaktan geçiyor. Yere atılan bir parça kağıt bile şehrimizi çirkinleştiriyor. Oysa temiz olmayan bir şehir fakir de olsa, zenginde olsa, tarihi zenginlikleri barındırsa da barındırmasa da güzel görünmüyor. Estetik şehircilik anlayışı geliştirmek, şehrimizi geliştirmek tartışmalarından önce ne kadar temiziz sorusunu yanıtlamak gerekiyor. Çöplerimizi nasıl atıyoruz? Nereye atıyoruz? Arabamızın camından boş pet su şişelerini düşünmeden fırlatıyor muyuz dışarıya? Yolların kenarları çöp içinde mi? Kaldırımlarımız ne kadar temiz? Evlerimiz, balkonlarımız, duvarlarımız ne kadar temiz? Tüm bunları aklımıza getirmek gerekiyor. Aslında temizlik anlayışı dediğimiz kavram, hayat biçimimizi de yansıttığı için konu yere atılan basit bir çöpten çok daha ciddi. Çünkü insanın kalbi temizse evi de temizdir, şehri de temizdir ve ancak bu kişilerin yaşadığı toplum temizdir. Temiz bir toplumu ve kendine has güzelliğiyle tanınan bir şehri istemeyen var mı aramızda? Dolayısıyla maddi temizlikle, manevi temizlik bir yerde çakışıyor. Maddeten temiz olmayan, manen de temiz olamıyor… Osmanlı döneminde yerlere tüküren insanların oluşturduğu maddi kirlilikten, diğer insanlar zarar görmesin diye Padişah tarafından görevlendirilen kişiler, kendini bilmez vatandaşlarca tükürük atılan yerlerin üzerine ellerindeki kapta bulunan kireçten dökerek üzerini kapatırlardı. Böylece hem kötü görüntü kapatılmakta, hem de mikroplu ortam yok ediliyordu.
Maddeten temiz toplum olmak, manen de temiz toplum olmamızı kolaylaştıracaktır. Yere tükürmekten imtina eden, elindeki çöpü sokağa fırlatmayacak kadar haya sahibi olan kimse başkasının hakkını yemeyecek kadarda dürüstlük ve manevi temizliğe riayet eden kimse haline gelecektir.
Son yirmi yılda ülkemizde gelişen olaylara baktığımızda; ahlaki değerlerin yozlaştığı, rüşvet, yolsuzluk, adam kayırma, kısa yoldan köşe dönme, devlet ihalelerine fesat karıştırma........ gibi olaylar toplumumuzu kemiren tehlikeli bir hastalık haline gelmiştir.Ve bunu engelleyecek arayışlara girip reel anlamda çözüm üreten bir hükümet politikasını da görmüş değiliz.
Atalarımız "Korkma Allah'tan korkandan, kork Allah'tan korkmayandan" demişlerdir. Hakikaten iyi düşünüldüğünde Allah inancı olmayan, Allah korkusu nedir bilmeyen insanların bir anda nefislerine uyarak ne denli kötülükler, cinayetler, yolsuzluklar, ve cürümler işlediği görülebilmektedir. Toplumun huzurunu kaçıran; insanlar arasında güven duygusunu yok eden bu tür davranışlar son dönemlerde artmaktadır.
Özellikle son 6 ay içinde bazı kişilikten yoksun insanlıktan nasibini alamamış hayatını insanları birbirine düşürmeyi sanat edinmiş mahlukatlar, isimsiz veya mahlas isim kullanarak toplum nezdinde saygınlık kazanmış kişileri bir yerlere yalan- yanlış beyanlarla şikayet edip yıldıracaklarını zannederek belden aşağıya vurmaya başladılar.Eğer gerçek anlamda hakkı-hukuku ,adaleti tesis etmek istiyorlarsa ,haksız kazancı engelleyip rüşvet alanları, haksız mal kazananları ve yolsuzlukları engellemek istiyorlarsa;Mülkün temeli olan adalet dağıtıcısı mahkemelerimiz ve savcılarımız ordalar gitsinler dilekçelerini versinler belgeleri dökümanları varsa sunsunlar bu mercilere ki bizde bu şahısların haklı olduğuna söylediklerinin yalan olmadıklarına inanalım.
Yoksa bu iftiralardan vazgeçip bu memlekete hizmet eden insanları karalamaktan vazgeçsinler.Başka prim yapan işlerle uğraşsınlar çünkü artık insanlara iftira atmak günümüzde prim yapmıyor.Allah ıslah etsin bunları kahhar ismi celilesiyle kahretsin!!!!
Arzuladığımız bir hayat sisteminin başta insanlarımızın kalbine girip tesis etmesini daha sonra tüm kurumlarımıza yerleşip yayılması dileğiyle...
|
KÖYÜMÜZDEN DÜNYAYA DOĞA KATLİYAMI
| ENSARİ TAŞKAYA |
| KÖYÜMÜZDEN DÜNYAYA DOĞA KATLİYAMI
hop; Siverek’ten 35 km uzaklıkta bir dağ köyüdür… Fırat’a ise bir km uzaklıkta olan, bir zamanlar her türlü meyve ve sebzenin yetiştiği, kuş seslerinin her daim bir armoni havasında olduğu bir yerleşim yeriydi. Giderek tenhalaşan, göç nedeniyle neredeyse viran olan köyümüz, bundan 30 yıl önce tam anlamıyla bir doğa harikasıydı. Her yerinden sular fışkıran; incir, nar, kayısı, şeftali, kavak, meşe, böğürtlen, söğüt,ceviz,dut ne desen yetişirdi dedemlerin köyünde… Geçmişin canlı tanığı olan ve köyün tam ortasında bulunan, buz gibi kaynak suyu yüzyıllardır, Toros’ların derinliklerinden yeryüzüne akıyor. Toros Dağlarının eteklerinde kurulan köyümüz, derin bir vadinin içinde, Malatya Dağlarına bakan, Fırat’ı kucaklayan bir konumdadır. Her akşam kıpkızıl bir güneşin Fırat’a yansıması izler, akşam yıldızlar altında damların üstünde erkenden uyurdu. hop kendi kendine yeten,yemyeşil bir köydü bir zamanlar… Köyün orta yerinde gece gündüz akan çeşme, bostanlara can olurken, kavak ağaçlarını da aynı şekilde gün yirmi dört saat sulamaktaydı. Her türlü meyve, sebze yetişirken; derin vadi ve dağlar ise meşe, palamut ağaçlarıyla kaplıydı. Yemyeşil yabani kıznav ağaçları müthiş bir zindelik koku yayar, insan mest düşerdi. Bütün bunlar otuz, kırk yıl önce giderek bozulmaya başladı.
Önce ağaçlar kesildi bir bir. Kavgalar, düşmanlıklar artı. Köyümüz göç olgusuyla tanıştı, bu kavgalardan sonra… Fırat kıyılarında binlerce yıldır pamuk yetiştirenler, Adana’ya, Manisa’ya ırgat, İstanbul’a seyyar satıcı olarak gittiler. hop, yıkımı yaşadı içten içe. Kavgalar göçü artırdı,göç yoksulluğu.Önce ağaçlar güzelim meşe ağaçları mangal partileri için kömür oldu… Şimdi orada bir köy var, uzakta. Bir başına ve tenha. Giderek insansızlaşan, küçülen, dağların arasında kaybolan, sabah güneşini iki saat sonra gören bir köy işte. Bir zamanlar dağlarında Kospeslerin cirit attığı hop’ta şimdi yalnızlığın şiiri yazılıyor. Bir zamanlar dağlarında Kospeslerin cirit attığı hop’ta şimdi yalnızlığın şiiri yazılıyor. Bütün kuşlar terk etmedi köyü, ama köyle küs yaşamın sıkıntısında, kanat çırpıyorlar. Meşeler her bahar yeşerse de, keçiler doyumsuz birer canavar gibi yemekte filizlerini. Şimdi hop ve başka köylerde yaşam tenhalaşıyor, toprak çıplak, dağlar ıssızlaşıyor. hop’ta yüz yıllardır akan çeşme hala akıyor, Kılgan’daki Ded Bor’un Çırı hala akmakta büyük bir inatla. Ama biliyorum ki bir süre sonra anlatılacak hop kalmayacak.
Bir çoğunuz için, tanıdık bir hikaye.Hani şair der ya “ Orda bir köy var , uzakta./ Gitsek de, gitmesek de/ O köy bizim köyümüzdür.” Gidilmeyen köy, insanın olmuyor maalesef. Yaşanılmayan, yaşam alanları daralan yurt, yurt olmuyor insan için artık… Son günlerde kuraklık ve küresel ısınma haberlerini okuyunca, Dedemlerin Köyü aklıma gelir. Dünyanın kaderine ne çok benziyor. Önceleri bin bir güzellikte olan köy, şimdi nerdeyse ağaçsız denilebilecek nitelikte.
Tıpkı yeryüzü gibi. Kâr hırsıyla yok edilen yer altı ve yer üstü kaynakları, yok edilen ormanlar, doğaya bırakılan sera gazı ve kimyasal atıklar yaşamı tehdit etme noktasındadır. Ankara ve İstanbul’da susuzluğun baş göstermesi, her yerden kuraklık haberlerin gelmesi, bir felaketin eşiğinde olduğunu gösteriyor. rahmetli dedem bundan otuz yıl önce İstanbul’a misafirliğe gittiğinde suyun şişede parayla satıldığını bilmiyordu. Şişeye giren suyun, bir ekmek parası kadar pahalı olduğunu duyunca, misafir olarak gittiği İstanbul’u hemen terk etti. İçme suyunun borularla evlere taşınmasını kabul etmişti, ama şişelenip satılmasını kabullenememişti. Böylesi duygular içinde her gün anlatırdı suyun şişeye girme hikâyesini. Bir şişe su, bir ekmek parasına, fukara ölsün artık diyordu kendi kendine. Aradan yıllar geçti. Şimdi temiz içme suyu bulmak nerdeyse imkansız gibi bir şey. Bütün kentler, kasabalar dolum tesislerinde doldurulan şişe suyu içmeyi tercih ediyor. Yakında musluklarda akan suyun içilmeyeceği ilan edilirse şaşmayalım. İnsanlar üç beş ekmek parasını bir bardak suya vereceği günler yakın. Göller, nehirler kuruyor, buzullar eriyor. Bu bir felaket senaryosu değil, insanın kendi eseri.
Toplumu değil, bireyleri düşünen, her şeyi kapitale çevirmek isteyen zihniyetlerin sonucu. Çok yakında teneffüs ettiğimiz hava için vergi konulursa hiç şaşmayalım. Temiz havanın olduğu bölgeler korumaya alınıp, halka kapatılırsa ve girişler için çok fahiş ücretler istenirse, bu bir sürpriz olmaz. Çünkü insanın yaşam alanları daraldıkça, insan kendi özünden daha da uzaklaşarak, tümden bencilleşir, sadece kendini düşünür. Bu nedenle temiz hava, yeşil çevre geleceğin en kıymetli alanları olacak. Parası olan dosasıyla oksijeni ciğerlerine çekecek, parası olmayanlar için ise kirli, ağır metallerle dolu hava bedava olacak. Aslında bunun örnekleri yaşanıyor bile. Yemyeşil tatil beldelerine kaç kişi giriş yapabiliyor? Dünyayı, mideyle tuvalet arasında düşünen insanın eseridir köyümüz, kentimiz ve dünyamız. Bu nedenle daha çok sıkıntılar kapımızı çalacak… |
EKONOMİK KRİZE BAKIŞ
ABDULAH ÖZDOĞAN  |
|
EKONOMİK KRİZE BAKIŞ
Merhaba
ilk köşe yazımda ekonomik krizi kendimce yorumlamak istedim. bilindiği gibi global kriz tüm dünyayı kasıp kavurmakta ve olumsuz etkileri bizi oldukça kötü boyutlarda etkilemektedir.
Evet biz hep ülkemizde kriz olmasına alışığız, kriz hep bizde olurdu nedense. ve biz bu krizleri hep çabucak atlatır hemde daha güçlenmiş olarak çıkardık. ama malesef bu kriz gelişmiş ülkelerde başladı ki biz ve bizim gibi olan ülkeler için tam bir felaket olacakmış gibi görünüyor. çünkü önceki krizlerde sadece biz sıkıntı çekerdik, dolar iki katına çıkar işçilik ucuzlar ve ihracatımız patlama yapardı. böylece bizde krizi hem çabuk atlatır hemde dahada güçlenirdik. ama bu defa kazın ayağı öyle değil, bu defa kriz bize yavaş yavaş geldi ve gitmek bilmiyor. ekonomisinin lokomotifi ihracat olan ülkemize çok ağır darbeler vurdu ve malesef vurmaya devam edecek gibide görünüyor. zaten 2005 yılından beridir süregelen gelişmiş ülke profilimiz, küçük ve orta işletmelerimizi zorlarken bu kriz üstüne tuz biber oldu ve küçük ve orta işletmecilerin (kobiler) sonunu hızlandırdı.
Hükümet bu konuda adımlar atıyor ama bence yanlış adımlarda atıyor. evet ben bir ekonomi uzmanı değilim ayrıca bununla ilgili bir eğitim de almadım ama benim mantığıma göre yanlış adımlar atılıyor. gelişmiş ülkelerin krizi ile bizim krizimiz bence birbirine benzemiyor. çünkü gelişmiş ülkelerde insanlar bişey alacakları zaman bankalara borçlanırlar ve alacaklı daima banka olur üretici yada satıcı değil yani tüm riski bankalar alır. malesef bizde tüm yük imalatçı ve esnafın sırtında çünkü bizde ticaret çekle, senetle veya açık hesap yapılıyor. bankalarıdaki tek risk kredi kartları onlarında risk olduğu söylenemez çünkü faizi çok fazla.
Bütün gelişmiş ülkelerde örneğin ABD de 50 den fazla banka batarken bizde bırakın batan banka maşallah batmanın kıyısında olan banka bile yok. bunun nedeni bankaların hiç risk almamasıdır. ama iş para istemeye gelince ilk ağlayanlar bankalar oluyor ne hikmetse.
çünkü yük esnafın omuzunda ve batanda ne yazık ki esnaf. paranında bu yüzden bankalara değil direk esnafa verilmesi gerekir bu mantıkla. bu nasıl yapılabilir; bence, zaten alacak vereceği maliyede kayıt altında esnafın. gerekirse tüm mükellefler tek tek bağlı bulunduğu vergi dairesine çağrılır batmış alacağı devletçe karşılanır (çünkü kimse kendi isteğiyle batmamıştır) borcu ödenir bir zincir şeklinde yapılabilir bu.böylece çarkların önündeki engeller kaldırılır. piyasa hareket eder ve esnaf bu zor durumdan çıkar. çünkü mağdur durumda olan esnaf tahsilat yapar ve borcunu öder.
Bankalara verilen paranın reel sektöre hiçbir faydası yok istenen bu paralarla bu iş yapılabilir. batak alacaklar devlete geçer ve devlet bu alacaklarını mutlaka birgün tahsil eder. ama esnaf alamaz. zaten bankalar kredi vermemek için binbir dereden su getiriyor öyleyse parayı bankalara vermenin ne faydası var.
tabiki bu benim düşüncem.
saygılarımla hoşçakalın. |
| sizin için seçtiğim ilk köşe yazısını geçenlerde siverek sitelerimizin birinde okudum. o yazıyı okuyunca artık sitemizdede bir bölüm olması gerektiğini düşündüm ve köşe yazıları bölümümüz oluşmuş oldu. bu ilk köşe yazısını imam-hatip lisesinden değerli arkadaşım MAHMUT BAHÇIVAN yazmış. |
|
MAHMUT BAHÇIVAN
ALLAH'A SUNULAN DİLEKÇE
Birkaç yıl önce, bağlı bulunduğumuz Genel Müdürlük; dört arkadaşımla birlikte, beni bir ilimizde, memur statüsünde işçi almak üzere görevlendirmişti. Sözünü ettiğim ilde on personel alacaktık ve bunlar il müdürlüğü bünyesinde görevlendirilecekti.
Biz beş arkadaş birleşerek, sözünü ettiğim ile gittik. Önceden ayrılan bir misafirhaneye indik.
İle gelişimizi kimsenin duymasını istemiyorduk. Beşimizin de kanaati oydu ki, hak edeni kazandıralım, siyasi ve diğer baskılara boyun eğmeyelim. Biliyorduk ki, katılım yoğun olacak ve herkes bir referansla bizi rahatsız edecekti, çünkü Türkiye'nin gerçeği buydu. Bunun için çok dikkatli davranıyorduk. İle ikindi vakti gittik. İkindi namazını kılmak için tarihi bir cami olup olmadığını sorduk.
Biliyorduk ki bu ilimiz cami bakımından biraz fakirdi. Tarihi bir cami olduğunu söylediler. Beş arkadaş, arabamıza atlayarak oraya gittik. Kimse bizi tanımıyor, zaten cami de şehrin biraz dışında. İkindi namazı kılınmış, caminin avlusu boş. Beşimiz de şadırvana oturarak abdest almaya başladık. Ayakkabılarımı çıkarıp çoraplarımı da sıyırmaya başlamıştım ki, ayaklarımın önüne bir takunya kondu.
Bu takunyaları önüme kim bıraktı diye başımı kaldırınca, yüzüme tebessümle bakan, yirmi beş yaşlarında bir gençle karşılaştım: "Ben buraları bilirim, siz yabancıya benziyorsunuz; namaz kılana hizmet, Allah'ın rızasını kazandırır. Allah kabul etsin!" dedi. Gencin tebessümü, davranışı bizi çok etkiledi.
Sordum: "Sen kimsin? Adın nedir?" "Adım Bilâl. Bu mahallede oturuyorum." Bir an abdest almayı bırakarak, gençle ilgilenmeye başladım. "Ne işle meşgulsün Bilâl?" "Şimdilik işim yok. Ama inşallah yakında işe gireceğim." "Nasıl olacak o?" dedim. Yüzüne huzurun ve mutluluğun tebessümünü kuşanarak: "Üç gün sonra ......... Müdürlüğünde sınavla adam alınacak.
Rabbim, oraya girmeyi nasip edecek inşallah" dedi. Arkadaşlarım da abdest alırlarken, Bilâl'le aramızda geçen bu diyaloğa kulak vermişlerdi. "Peki Bilâl, bu zamanda işe girmek zor, senin torpilin var mı? Referansın kim? İşe nasıl gireceksin?" Bilâl'in o mütevekkil halini hiç unutamıyorum! Hepimizin üzerinde bomba tesiri oluşturacak sözü söyleyiverdi: "Benim referansım Allah (cc)'tır; ne güzel vekildir O. Dün gece O'na dilekçemi sundum. Hiç yetimin duasını geri çevirir mi O?" Yâ Rabbi! Ne işe tutulmuştuk! Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Gözlerimin buğulandığını ona göstermemeliydim. "Bilâl, baban yok mu?" "Yok, ben üç yaşındayken ölmüş. Anneciğim büyüttü beni." Temiz bir saflık üzerindeydi.
Bütün söylediklerini gönülden söylüyordu. Bu, o kadar meydanda idi ki, kalbi adeta yüzüne vurmuştu. "Askerliğini yaptın mı?" "Yaptım ya, hem de çavuş olarak." "Evli misin Bilâl?" Bir anda gözleri yere düştü. Yine o mütevekkil hâli bütün yüzünü kaplamıştı. "He ya, evli değil de sözlüyüm. İnşallah, işe girer girmez hemen düğünümü yapacağım!" "Ama Bilâl, üç gün sonraki sınav için o kadar kesin konuşuyorsun ki, sanki kazanmış gibisin!" Gözlerini ufka dikti, daldı, sustu ve biraz sonra: "Ben Rabbimi seviyorum, inanıyorum ki O da beni seviyor. Seven sevene yardım etmez mi?" Ona söyleyecek lâf bulamıyordum.
Allah, bizi kocaman kocaman(!) müdürleri, Bilâl kuluna hizmet etmek için oraya göndermişti, adeta. Kim müdür, kim garibandı? Bilâl dilekçesini büyük makama verince, melekler harekete geçtiler, daireler, müdürler harekete geçtiler ve hep birlikte ona koşmaya başladılar; çünkü emir büyük makamdandı. Allah'a malik olan insanın mahrumiyeti söz konusu olabilir miydi? Sormaya devam ettim: "Bari Bilâl, evlenecek kız bulabildin mi? Bu zamanda hem yetim, hem de işsize kim kız verir ki?" Başını salladı ve "doğru" diyerek ekledi: "Zor nişanlandım ya. Allah razı olsun, kayınpederim olacak olan insan, "Sözde Müslüman" değil, hakiki mü'min. "Bu zamanda namazında-niyazında damat nerde bulunur, hem rızkı veren Allah'tır" dedi ve kızını bana verdi. Rabbim rızkımızı verecek inşallah." Bilâl lise mezunuydu. Üçyüz kişinin katıldığı yazılı sınavı başarıyla geçti. Ve bizler, önümüze sunulan -Bakanlık dahil- tüm referansları bir kenara koyarak, Bilâl'in referansını en öne koyduk. Mülakât gününe kadar bizi göremedi.
Mülâkata girdiğinde karşısında bizi görünce birden şaşırdı, yüzü kızardı ve gözleri yere düştü. Sessizliği bozdum: "Bilâl, bizi tanıdın mı?" "Evet!" "Peki ne diyeceksin şimdi?" Ağlamaya başladı. Çocuk gibi ağlıyordu. İster istemez bizler de ona uyduk.
Sabah makamında hıçkırıklar boğazımızda düğümlenmişti. Bilâl, ellerini kaldırdı ve dua etmeye başladı: "Ey Rabbim, ben niyazımı Sana sunmuştum. Hâlimi Sana açmıştım. Şimdi burdaki müdürlerime karşı mahcubum.
Ey Allah'ım, ben Sen'den başkasından istememeyi istedim, Sen'den, yine de öyleyim." Sessizlik odayı doldurmuştu. "Ne olur bana izin verin çıkayım" dedi. "Peki Bilâl" dedik, "Güle güle, Allah işini, aşını, eşini mübârek kılsın!" Allah'tan isteyenler muratlarına erdiler de gayrısından isteyenler helâk oldular. Allah dilerse bütün dünyayı Bilâllere hizmetçi yapar. Bilâl yüreğine ve saflığına ulaşmak gerek. Tüm inananlar, inançları ne olursa olsun Yüce Yaratıcıya dilekçelerini sunmalıdırlar.
|
|